Shibumi – Trevanian ya da Rodney William Whitaker

Çoğumuzun Trevanian olarak bildiği rahmetli ve çok sevgili yazar Rodney William Whitaker‘ın Shibumi adlı romanını yeni okudum. Bu kitap da hemen “keşke daha önce okusaydım” adlı pişmanlıklar listesine eklendi tabi. Kitaba geçmeden önce yazar hakkında kısa kısa bilgiler vereyim ki olur da konusu açılırsa edilecek iki çift lafımız olsun değil mi?

Rodney William Whitaker, en çok Trevanian adı altında yazdığı kitaplar ile ün salmışsa da Nicholas Seare, Beñat Le Cagot ve Edoard Moran adları altında da kitaplar yayımlamış. İlginç tabi. Gerçek kilmliğini de New York Times ile yaptığı bir röportajda; “Trevanian’ın artık modasının geçtiğini ve şimdilerde konuşabileceğini” belirterek açıklamış. Senin özgüvenini yerim dedirtiyor insana. Ben öyle dedim, sizi bilemem. Bir de unutmadan belirtmek istediğim, yazarın ne kadar şahane olduğuna dair bir söylemi daha var. Trevanian’ın Robert Ludlum olduğu söylentisi yayılmaya başladığında yazar aynen şöyle söylemiş; “I don’t even know who he is. I read Proust, but not much else written in the 20th century.” Yanisi; “Arkadaşlar saçmalamayın. Bunun kim olduğunu bile bilmiyorum. Proust dışında kimseyi okumuyorum 20.yy’dan, dağılın hadi şimdi.”. Şimdi bu yazar okunmaz da ne yapılır sorarım size.

Gelelim Shibumi‘ye. Sevgiliyle sahaflardan almıştık bu kitabı, eve gelince de aslında korsan olduğunu anlayıp 1 dakikalık küfretme seansına girişmiştik. Okumamak için sebep değil elbette, hele ki kitap kulübümün seçimiyse. Uzun zamandır Shibumi gibi bir kitap okumamıştım. Çocuk yaşımda (12-15) babamdan etkilenip bolca Clive Cussler okumuşluğum vardır elbette ama bu tür macera romanlarının yerini büyümenin verdiği o sersemlikle başka kitaplara bıraktım. Demem o ki, özlemişim! Shibumi de ilaç gibi geldi özlemime.

Arka kapak açıklaması gibi kitabın konusundan hiçbir zaman bahsetmediğim aşikar artık. Aynısı bu kitap için de geçerli. Kitabı neden beğendiğimden bahsedeceğim yine her zamanki gibi. Öncelikle, karakterler birbirinden güzel, herbiriyle oturup şarap içesi geliyor insanın. Macera kitabı oluşundan ağdalı ağdalı baş ağrıtan cinsten cümleler de yok, akıp gidiyor roman. Ara vermek durumunda kaldığınızda devam etmek için can atıyorsunuz. Merakı sürekli ayakta tutmayı başarabiliyor. Çaktırmadan bir sürü genel kültür ediniyorsunuz Bask halkı ve Go oyunuyla ilgili. Bunlar da cabası. Özetle, çok güzel bir yaz kitabı olabilir kanımca. Okuyun.

Menüye dön